TELEVİZYONUN
ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ OLUMSUZ ETKİLERİ
Giriş
Günümüzde gerekli
gereksiz her yerde ve her biçimde tartışılan televizyonu
iki körün tuttuğu fil örneğine benzetmek
mümkündür. Her kesimden insanın kendi düzeyi ve
beklentileri çerçevesinde konuya yaklaşımları
farklı olabilmektedir. Ben daha çok çeşitli programlar
aracılığıyla televizyonda yer alan ve çocukları
çeşitli biçimlerde etkilediğine inandığım
birtakım açık ve örtük mesajlar üzerinde durmak
istiyorum.
Televizyonun olumsuz etkileri
konusunda daha çok şiddet ögesi
üzerinde durulmaktadır. Elbette bu, çok önemli bir
ilişkilendirmedir ve üzerinde hassasiyetle durulması ve
sorgulanması gereken bir konudur. Ancak algılama biçimi,
algıladıklarını benimseme hızı ve hayata
geçirme istekleri ve yanısıra
geleceğin yetişkinleri olmaları açısından
bakıldığında televizyonun çocuk üzerindeki
etkilerini salt şiddetle sınırlamanın yanlış
olduğunu düşünüyorum. Bir başka deyişle bu
ilişkilendirme doğrudur, ancak eksiktir. Ben burada çok
ayrıntılı bir biçimde olamasa da çeşitli alt
başlıklar çerçevesinde bu ilişkilendirme tiplerine
ve televizyonun çocukları etkilediğine
inandığımız diğer bazı konulara değinmek
istiyorum. Şunu da belirtmeliyim ki bu ilişkilendirme tiplerine ve
etkilenmelere değinirken sıralamam belli bir önem derecesine
göre olmadı. Çünkü, bunun önem
sırası, ya da başka bir ifadeyle etkilenme oranı
sıralaması çocuğun yaşadığı ortama
göre değişkenlik gösterebilmektedir. Ancak kendi
kişisel görüşüm olarak belirtmeliyim ki, tüm
etkilenmelerin ötesinde, salt kısa vadede değil, uzun vadede
olaya bakıldığında en tehlikeli görüneni,
televizyonun her bir çocuğu tehlikeli bir biçimde birer
tüketim toplumu bireyi haline getirmesidir. Biraz sonra
aşağıda da görüleceği gibi bu faktör
aynı zamanda gerek kişisel, gerekse ilişkiler bazında, pek
çok etkileme veya etkilenmenin de temelini oluşturmaktadır.
Çünkü tüketim toplumu bireyi, salt tüketmekle
kalmaz, değer yargıları, ilişki biçimleri
özetle kişiliğe dönük pek çok şey
değişiklik gösterir. Bu bakımdan da, yani etki yelpazesi
düşünüldüğünde de çoğu kez
şiddetten daha tehlikeli olabileceği anlaşılmaktadır.
Günümüzde pek çok ülkede
televizyonun olumlu veya olumsuz etkileri tartışılmaktadır.
Ülkelerin toplumsal yapıları ve buna bağlı olarak
televizyon yayınlarının biçim ve içeriğine
göre bu etkilenmeler farklılıklar gösterebilmektedir.
Bilindiği gibi ülkemiz
matbaaya Avrupa'dan yaklaşık 500 yıl sonra kavuşmuştur.
Bu da toplumun yazılı kültürü yaşamadan
görsel kültüre geçmesi anlamını
taşımaktadır. Gazete ve kitap okuma oranı
düşüklüğünün temelinde de bu zihniyet sorunu
yer almaktadır. Yine aynı nedenle okuma ve düşünme
geleneğinin yerleşmediği bizim gibi toplumlarda televizyondan
etkilenme çok daha yoğundur. Ayrıca Veysel Batmaz'ın
da belirttiği gibi, "Televizyonu sadece siyasal güç ya da
eğlence aracı değil, tüm kültürü yaratan
devasa bir sosyolizasyon aracı olarak
görmenin zamanı gelmiştir" (Batmaz, 1998;3).
Yaratılan bu devasa
kültürün iki temel dayanağı vardır. Eğlenmek
ve tüketmek. Kitle iletişim araçlarının tarihine ve
işlevlerine baktığımızda aslında dört büyük
temel işlevlerinin bulunduğu (ya da bulunması gerektiği)
görülmektedir. Bilgilendirmek, haber vermek, mal ve hizmet
tanıtımı yapmak ve eğlendirmek. Ancak biraz önce de
belirttiğimiz gibi artık eğlenme ve tüketme (belki daha ironik bir ifadeyle eğlendirerek tüketmeye
azmettirmek) temel iki işlevi kalmıştır.
Ayrıca gerek ülkemizde,
gerekse dünyada yapılan tüm araştırmalar
göstermiştir ki, istisnai durumların dışında
çocukların televizyon izleme sıklığı ve
alışkanlığı, televizyonun bu özellikleri de
göz önüne alındığında, kişiliğinin
oluşması ve başarısı için tehlikeli
boyutlardadır. Öte yandan ailenin tek ya da temel toplumsal kurum
olduğu toplumlarda, çocuğun
davranışlarının açıklanması ve
anlaşılmasında referans kaynağını aile
oluşturabilirken günümüz toplumlarında aile, söz
konusu sorumluluğunu ya da referans olma özelliğini diğer
toplumsal kurumlarla paylaşma durumundadır. Çünkü
günümüzde bir aile ortamına gözlerini açan
çocuk, ebeveyniyle iletişime girmekle kalmayıp, ilk
günden itibaren televizyonla da iletişime girmektedir. Televizyon,
tek yanlı iletişimiyle izleyiciyi savunmasız
yakalamaktadır. Bilinçli bir yetişkin ile henüz bilinci
oluşmamış bir çocuğun bundan etkilenme
durumlarının aynı olması elbette mümkün
değildir.
Fransa'da çocukların
% 30'u her gün 3 saat 28 dakika ekran karşısında
kalıyorlar. Uluslararası Çocuk Merkezi tarafından
gerçekleştirilen incelemeye göre, iki yaşındaki
çocuklar televizyon açmayı biliyorlar, üç
yaşında da hergün televizyona
bakıyorlar (Revue,1998;38). Fransa'da
yapılan başka bir araştırmaya göre: 4-10
yaşındaki çocuklar 1 saat 45 dakika; 11-14
yaşındakiler 2 saat 1 dakika; büyükler 2 saat 50 dakika
televizyona bakmaktadırlar (Revue,1995). Ege
Üniversitesi'nde 1997 yılında yapılan bir
çalışmada, Ege Üniversitesi Ana Okuluna giden
çocukların ebeveynlerinini ifadesine
göre: Çocukların % 56'sı günde 2, % 44'ü de
üç saat televizyon seyretmektedirler (Saatçiler,1997).
Üst toplumsal kesimden çocukların gittiği Alsancak Gazi ilkokulu'nda erkek çocukların %
40'ı 3 saatten daha fazla kız çocukların ise % 40'ı
2-3 saat arasında televizyona baktıklarını
söylediler.Büyük Çiğli İlköğretim
Okulu'nda erkek çocukların % 53'ü, kız
çocukların % 66'sı ortalama 1 saat televizyona
baktıkların belirttiler. Bu verilere göre üst toplumsal
kesim çocuklarının günde ortalama 2,5 saat, alt toplumsal
kesim çocuklarının ise 1,5 saat televizyona baktıkları
söylenebilir. Erkek çocuklarının daha fazla televizyona
baktıklarına dikkat edilirse, ataerkil değerlerin egemen
olduğu ailelerde erkek çocuklarına daha fazla televizyona
bakma olanağının verildiği söylenebilir.
Konunun temelini oluşturan
bu bilgilerin aktarılmasından sonra ilişkilendirme tiplerinin ve
çocukların etkilendikleri konuları özetle vermek
gerekirse, bunları on başlık altında toplamanın
mümkün olduğu görülmektedir.
1.Tüketim toplumu bireyi
olmaları üzerine etkileri
2.Cinsel kimliğin
oluşması ve karşı cinsle olan ilişkiler üzerine
etkisi
3.Anne ile ilişkisi
üzerine etkisi
4.Baba ile ilişkisi
üzerine etkisi
5.Şiddet eğilimlerine
etkisi
6.Okumaya,
düşünmeye ve başarıya etkisi
7.Kültürel
yabancılaşmaya etkisi
8.Dildeki yozlaşmaya etkisi
9.Kendi kimliklerinin
bağımsız ve özgün bir biçimde
oluşmasına etkisi
10.Çocukluğun
yitirilişi ve masumiyetin yokoluşuna etkisi
1.Tüketim
toplumu bireyi olmaları üzerine etkileri
Biraz önce televizyonun
kalan iki temel işlevinin eğlendirmek ve tükettirmek
olduğuna değinmiştik. Tükettirme azminde olan mal ve
hizmetlerin tanıtımı, artık salt reklamlarda değil,
pek çok programın içinde de yer almaktadır. Bu, belki
ayrı bir çalışma konusu olacak denli önemlidir.
Ancak ben burada daha ziyade direkt mal ve hizmetlerin tanıtım
programları olan ve dolaysız bir biçimde izleyicileri
tüketime yönelten reklamlara değineceğim. Reklamlar, sadece
yetişkin bireyleri değil, toplumda önemli bir
çoğunluk olan çocukları da hedef alarak daha fazla
tüketmeleri için hergün
yüzlerce mesaj göndermektedir. Ayrıca hepimizin de
bildiğimiz ve tanık olduğumuz gibi, reklamlar, kısa
süreli ve hareketli oldukları için çocukları pek
çok programdan daha çok cezbetmekte ve
dakikalarca gözlerini ayırmadan reklamların sonuna dek
izlemektedirler. Bu da henüz taze çocuk beyinlerin tüketim
arzusu ve marka istekleri ile doldurulmasına neden olmaktadır.
Çocuklar neredeyse,
doğumlarından itibaren TV izlemeye başlamış, TV'den
fikirler kapmak herhangi bir beceri gerektirmediğinden çok erken
yaşlarda reklam izleyicisi topluluğunun önemli bir
parçası olmuşlardır. Televizyonların da
tüketimin sınırlarını genişletmede
oynadığı rolün ışığında
çocuklar, özellikle reklam endüstrisi için önemli
bir hedef haline gelmiştir. Birincisi, çocuğun elinde
eskisinden daha fazla para vardır, ikincisi ve daha önemlisi
çocuklar, ailelerin marka seçimlerinde başlıca etki
faktörleri olarak görülmektedir.
Üçüncüsü ise onları küçükken
yakalamanın ve marka sadakati aşılamanın kolay ve
kalıcı olabilmesidir (Unnikrishnan,1996;146-156).
Reklamlarda yer alan
sloganların, mesajların altında mutlu hayatlar vaadedilmekte ve bu hayata ulaşmanın tek yolunun
o ürüne sahip olmaktan geçtiği ifade edilmektedir.
Çoğu kez yetişkin bireyleri bile etkileyen bu mesajlar,
henüz toplumsallaşma ve yetişkin birey olma yolundaki
çocuğu daha fazla etkilemektedir. Dolayısıyla
çocuk, çalışmak, başarılı olmak, erdemli
olmak gibi insani boyuttaki pek çok değer yargısının
yerine salt tüketerek mutlu olunacağı yolundaki
düşünceye inandırılmaktadır.
Çocuğun nesnelerle olan
ilişkisi öyle bir biçimde örgütlenmektedir ki, bu
ilişki cocuğun hem kendi kimliği ve
değer yargıları üzerinde olumsuz etkiler yaratmakta, hem de
buna paralel olarak çevresindeki insanlarla olan ilişkilerini de bu
nesne-insan ilişkileri örüntüsü çerçevesinde
görmekte ve değerlendirmektedir. Çünkü o nesnenin
satılması uğruna reklamlarda pek çok değer
kullanılmaktadır. Kullanılan bu değerler
çerçevesinde iletilen mesajlar kanalıyla da pek çok
kimlik, ilişki ve değer yargıları ters yüz
olmaktadır.
Reklamın temel
amaçlarından biri tüketim için mal satmak
olduğundan bu kültürün merkezindeki inançları
sürdürür ve gelişmesine yardımcı olur.
Dolayısıyla reklamlar da basmakalıp örnekleri
kullanıyorlarsa, aynı zamanda bu basma kalıp örneklerdeki
değer iletilerini de yansıtma eğilimindedirler (Burton,1995;150).
Bu değer iletileri zaman zaman yerleşik toplumsal değer
yargılarının pekiştirilmesi yolunda bir rol
üstlenirken, zaman zaman da
çağdaş ve mutlu olma yolundaki vaatlerin ancak o nesnelerin
kullanılmasıyla mümkün kılınabileceği
yolunda olabilmektedir.
2.Cinsiyet
rol tanımları ve karşı cinsle olan ilişkiler
üzerine etkisi
Tüm programlarda
çizilen kadın ve erkek portresi alışılmış
kalıpların uzantısında olmaktadır. Yetişkinlere
yönelik tüm programlarda olduğu gibi, çocuk
programlarında, reklamlarda ve hatta çizgi filmlerde bile bunu
görmek mümkündür. Hem kendi cinsel kimliğinin, hem de
karşı cinsin nasıl olması gerektiği konusundaki
mesajlarla doldurulan beyinler, ilerde yetişkin birey haline geldiklerinde
bu beklentiler içinde olmaktadırlar.
Pek çok çizgi
filmde dikkati çeken bir özellik de cinsiyet rol
tanımlamaları olmaktadır. Bu tanımlamalarda
çocuklar, bir kadın ya da erkek olarak nasıl olmaları
gerektiğine ilişkin oluşturulmuş ideal tipleri
görmektedir. Bu tiplerin özelliklerine
baktığımızda kadınların zayıf, pasif, her
zaman erkekten yardım talep eden, kurtarılmayı bekleyen taraf,
erkeklerin ise evin geçimini sağlayan, yarışmacı,
aktif, kurtarıcı, güçlü, hizmet talep eden taraf
olduğu görülmektedir (Timisi ve Durlu,1995;500-503).
Aynı şekilde,
programlarda yer alan mesajlarda erkek çocukların daha fazla
şiddete başvuran taraf olduğu, kız
çocuklarının ise, hanım hanımcık, sessiz,
sakin, toplum tarafından kendi cinsine yazılan kaderine razı
görüntü ve mesajlar yer almaktadır. Bu da çift
yönlü bir etki yaratarak kız çocuklarının
zayıf ve pasif olmaları ne kadar doğalsa, erkek
çocuklarının da o kadar kavgacı ve saldırgan olmaları
adeta doğal gösterilmektedir. Adeta cinsiyete dair şiddet
eğilimleri onaylanmakta ve körüklenmektedir.
3.Anne
ile ilişkisi üzerine etkisi
Çocuk, bir önceki
bölümde sözü edilen kadın ve erkek rol
tanımlamaları çerçevesinde bir anne görmek
istemektedir. Tüm programların içeriğinde aktarılan
anne tipinde olduğu gibi iyi ve ideal anne, evin tüm işlerini
yapan, babaya ve çocuklara sürekli hizmet eden, onların her
dediğini yerine getiren bir annedir. Bunun tersi halinde pek çok
evde büyük sorunlar çıkabilmektedir.
Reklamlarda,
çocuğunun sağlığını ve mutluluğunu
düşünen tüm annelerin hangi ürünleri
kullanması gerektiği bilinçaltına öylesine şırıngalanmaktadır ki bu
ürünleri kullanmayan anneler, çocuklarını
düşünmeyen kötü annelerdir adeta.
Çarpıcı olması açısından temizlik
maddeleri ve margarin reklamlarını anımsayalım. O temizlik
maddesini kullanmayan anne, çocuğunun hijyen ve sağlık
koşullarını önemsemeyen, ya da o margarini kullanmayan anne
ise çocuklarının beslenmesine özen gestermeyen
anneler olarak algılanmasına neden olacak nitelikte
sunulmaktadır.
Tüm bunlar da
çocuğun anneyle olan iletişimini olumsuz yönde etkileyen
faktörlerdir. Yani, iyi anne, onlara hizmet eder ve orada sunulan
ürünleri kullanır veya çocuğuna alır...Burada
bir anlamda aba altından sopa gösterilerek, yani "gizli bir onay
ve cezalandırma sistemiyle" (Burton,1995)
aslında anne de cezalandırılmaktadır. Bunları yerine
getiremeyen pek çok annenin suçluluk duyması sağlanmaya
çalışılmaktadır.
4.Baba
ile ilişkisi üzerine etkisi
Yine özellikle reklamlar
aracılığıyla mutluluğun tek yolunun çok nesneye
sahip olmak, ya da çok tüketmek olduğu aktarılır
bizlere. "İnsanlar ne kadar çok şeyi olursa o kadar
çok mutlu olacağını sanır." (Fromm,1991;18). Bu anlamda da evin geçimini
sağlamakla yükümlü olduğu enjekte edilen baba, daha
çok nesne alamazsa, ya da çocuklarının daha fazla
tüketmelerini sağlayamazsa, onların mutluluğunu
sağlayamayan bir baba konumuna düşürülmektedir.
Yine bir üst
bölümde tanımlanan cinsiyet rolleri anne gibi babayı da iki
anlamda etkilemektedir. Birincisi baba dışarda
çalışır, para kazanır, evin tüm
ihtiyaçların sağlar ve hatta onun da ötesinde
karısının ve çocuklarının en iyi biçimde
rahat ve konforlu yaşamaların sağlamakla
yükümlüdür. Bunu sağlayamayan baba, yeteneksiz ve
beceriksizdir. Reklamlarda almak o kadar kolaydır ki, bunu yapamayan baba
işe yaramaz bir adamdır.
Öte yandan, dışarda para kazanan ve ailesinin daha rahat ve
konforlu yaşamasını sağladığına göre de
evde ayaklarını uzatıp tüm işleri karısından
beklemek de hakkıdır...Bu anlamda da yılların
getirdiği geleneksel anne-baba rolü bir kez daha pekiştirilmiş
olur. Bu tiplemelerin istisnaları olsa da bu ender örnekler genel
tabloyu değiştirmez.
Öte yandan pek çok
program aracılığıyla iletilen mesajlarda baba, ailenin
güven ve namusundan sorumlu olarak gösterilir ve bundan dolayı
da babanın çevresine uyguladığı şiddet gizli
bir biçimde onaylanır. Bunun ise iki temel olumsuz etkisi
vardır. Birincisi, çocuk babasını öyle görmek
istemektedir, özellikle de erkek çocuklar... ikincisi de büyüdüğünde
o tip bir baba olması öğütlenmektedir adeta...
5.Şiddet
eğilimlerine etkisi
Yukarda da belirttiğim gibi
medya-çocuk ilişkisinde üzerinde en fazla durulan,
araştırma yapılan konu şiddettir. Araştırmalar,
televizyonun tek başına şiddete yöneltmediğini, ancak
özendirdiğini ve arttırdığını
göstermiştir. Şiddet ögesinin yer
aldığı görüntüler, salt çocuk ya da
yetişkin değil , tüm yaş gruplarına yönelik
programlarda yer almaktadır. Şiddet, haberlerden, filmlere,
dizilerden çizgi filmlere dek her yerde her an hayatın bir
parçası olarak sunulmaktadır. Bu da şiddetin
sıradanlaştırılması gibi çok tehlikeli bir
olguyu beraberinde getirmektedir.
Burada önemli iki
noktanın altını çizmek gerekiyor. Yetişkinlere
dönük programlardaki şiddet görüntüleri ve
çocuk programları, özellikle çizgi filmlerdeki
şiddet görüntüleri. Bunu ayırmamın iki nedeni
var. Birincisi, çocukların yetişkinlerin televizyon
izlediği saatlerde televizyon izleyip izlememeleri gibi bir sorun var.
Bilindiği gibi, ailelerin pek çoğunda çocuklar, belli
bir saate kadar anne-babayla birlikte teevizyon
izlemektedir. En azından haberlerde aile birliktedir. Ancak televizyon
konusunda duyarlı ve dikkatli davranarak çocuklarına belli
saatlerde kısıtlamalar getiren aileler de ne yazık ki
çocuklarını çizgi filmlerden koruyamamaktadır.
Yani bir yerden kaçarken diğer tarafa yakalanmaktadırlar.
Bazı çizgi filmlerde
karakterler onca şiddetten sonra ayağa kalkabilmektedir. Yani orada
uygulanan şiddetin zarar vermediği gibi bir algılama da söz
konusu olabilmektedir. Ayrıca filmlerde sevilen karakterler
karşılarındaki kişilere şiddet uyguladıklarında
çocuklar tarafından coşku ve heyecanla izlenmekte ve
kahramanın yenmesi yönünde tezahürat
yapılmaktadır.
İstanbul'da 1995 ve 1999
yıllarında 5-7 ve 10-12 olmak üzere iki farklı yaş
grubunu kapsayan toplam 509 çocuk üzerinde yapılan bir
çalışmada, çocuklara sorulan çeşitli
sorularla çocukların haberleri nasıl
algıladıkları ve tanımladıkları
saptanmış. 5-7 yaş grubundaki çocuklar, bilindiği
gibi kavramları ana dilinden basit sözcükler ve sembollerle
tanımlayabilirler.
Haberlerde yer alan silah, bomba,
kanlı bıçak, ambulans, çarpışan arabalar,
birbirini vuran insanlar, yanan ormanlar, yanan ve yıkılan evlerin
hepsi de olumsuzluk içermekte ve nitekim çocuklar tarafından
da öyle algılanmaktadır. "Sana göre haber nedir?"
sorusuna gelen yanıtların içinde en çarpıcı
olanlarına baktığımızda adeta büyüklere ders
verir nitelikte olduğunu görüyoruz. 6 yaşındaki bir
kız çocuğu haberlerde sadece acınacak şeylerin
olduğunu söylerken, 6 yaşındaki bir erkek çocuk ise
haberleri korku filmi seyrettiğini ifade etmektedir. Tek veya iki
kelimeyle tanımlamaları istendiğinde ise
ağırlıklı olarak"savaş-ölüm",
"kaza-ölüm" kavramları
çıkmıştır (Rigel,1999).
Ölümü sıradan bir olay gibi görmeye
alıştırılmış bir nesil geliyor....
A.B.D'de
yapılan bir araştırmada ise televizyonun şiddet
eğilimlerini ortaya çıkarttığı ve
kışkırttığı neredeyse kanıtlanmış
ve onaylanmıştır. Televizyon, beyazların oturduğu
mahalleye zencilerin mahallesinden 10 yıl önce gelmiş. Her iki
mahallede de televizyon gelmeden önce ve geldikten sonraki suç
oranlarında inanılmaz bir artış olduğu
görülmüş.
Şiddet konusunda son olarak
şunu ifade etmek gerekiyor. Tek başına televizyondaki
şiddet görüntülerinin çocukları şiddete
yönelttiğini söylemek elbette yanlış. Ancak, araştırmalara
göre, çocuğun şiddete başvurması,
çocuğun bulunduğu aile ortamı, çevre ve
eğitime paralel olarak değişim göstermektedir.
Örneğin sevgi ve huzur dolu bir ailede bulunan ve iyi bir eğitim
alan bir çocukla, aile içinde şiddete maruz kalan, ya da
ailede ve çevresinde şiddete tanık olan ve iyi bir eğitim
olanağına sahip olamayan çocuklar, ve hele sokaklarda her
türlü şiddetin içinde yaşayan çocuklar yanyana konduğunda ne demek istendiği daha iyi
anlaşılacaktır. Belki de deyim yerindeyse televizyondaki
şiddet görüntüleri çocuğun şiddete
başvurma nedenleri arasında ikincil ama önemli bir yer
tutmaktadır.
6.Okumaya,
düşünmeye ve başarıya etkisi
İlk paragraflarda
sözünü ettiğmiz yazılı
kültür-televizyon ilişkisini anımsayalım.
Bilindiği gibi yazılı kültür,
düşünmeyi, yorumlamayı ve sorgulamayı sağlar
insanlara... Oysa televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte bir
"gösteri" çağı başlamış, bu
eğlence ve gösteri çağının
başlamasıyla birlikte insanlar sadece gösterilenleri almakla
yetinir olmuşlardır. Artık bırakın yorumlamayı,
düşünmek bile en son düşünülen şey
olmaya başlamıştır. Kırk yılda bir
düşünmeye iten bir program olsa bile insanlar
"bütün gün yoruluyoruz zaten" diyerek eğlenceyi
ve gösteriyi tercih etmektedirler. Oysa bilindiği gibi "Antik
Yunanda, boş zamanda yapılan tek şey düşünmekti. Öyle
ki 'boş zaman' ya da 'serbest zaman' ı karşılayan leisure, okul
için kullanılırdı" (Postman,1995;18).
Yetişkinlerin bile
televizyon tutsağı oldukları ve çoğu kez
etkilendikleri bir ortamda çocukların bundan
soyutlanamayacağı ortadadır. Kaldı ki yarının
yetişkin bireyleri olacak olan çocukların algılama ve
bilinç düzeyi düşünüldüğünde
durumun daha da vahim olduğu görülmektedir. Televizyon tek
yönlü bir toplumsallaştırma aracıdır,
çünkü çocuk televizyona soru soramamakta,
açıklama isteyememekte ve itiraz edememektedir. Çocuk
televizyona maruz kalmaktadır, çünkü etkileşim tek
yönlü bir biçimde gerçekleşmekte, yani sadece
televizyondan çocuğa doğru olmaktadır.
Çocuklar televizyon
önünde duygusal olarak hissetmektedirler, fakat kanıt
aramamaktadırlar ve çok defa de düşünmemektedirler.
Yaratılış olarak, bu durum kanıtlamaya direnmeyi
geliştirmemektedir. Bilişsel çalışmanın
olmaması da çocuğun yorulmasını doğurmaktadır.
Tüm bu genel durum, çocuğun televizyon
yayınlarını kolayca emmesini ve içine çekmesini
kolaylaştırmaktadır... Televizyon uyutmaktadır. Televizyon
eğlendirmekte ve doyurmaktadır. Bu iki olanak uyutmak için en
fazla kullanılan yöntemdir (Saatçılar,1997).
Ayrıca çocuğun
aşırı bir biçimde televizyon izlemesi, onu okumaktan,
sinema ve tiyatroya gitmekten, hatta çoğu kez oyun oynamaktan bile
yoksun bırakmaktadır. Çocuğun sosyal ilişkileri
zayıflamakta ve içe kapalı bir hale gelebilmektedir. Öyle
ki çoğu kez yemek yemek için bile
anne babasının yanına gitmemekte ve yemeği tepsi
içinde sunularak televizyonu izlerken yemesi sağlanmaktadır.
Televizyon izlenirken
programların sık sık reklamlarla
kesilmesi, dikkatin sürekliliğinin yitirilmesine yol açmakta,
yoğunlaşma kapasitelerinin bozulmasına neden olmaktadır.
Bunların dışında televizyon, çocukta yazısal anlatımdan
hareketle öykü inşası için zorunlu olan kapasiteyi,
zihinsel imgelerin inşası kapasitesini azaltmaktadır (Revue,1998;37). Görüldüğü gibi
belki daha az önemli değil ama, televizyon şiddetin de
ötesinde çocuğun kişisel gelişimini olumsuz
yönde etkilemektedir.
7.Kültürel
yabancılaşmaya etkisi
Bilindiği gibi
televizyondaki programların bazıları, çizgi filmlerin ise
neredeyse tümü dış kaynaklıdır. Yani bu
ürünleri tüm dünya ülkeleri izlemektedir. Bu ise her
toplumda ve o toplumdaki bireylerde ve özellikle çocuklarda
farklı etkilenmeler yaratmaktadır.
Eğlence endüstrisiyle
tüm toplumlar aynı anda etkilenmektedir. Geleneksel toplumların
kültürleri üzerinde bu yolla televizyon, negatif etki
yaratmaktadır. Endüstrileşmiş toplumlar işleyim ritmi
açısından bu mesajları kabul etmeye daha uygundur.
Mesajları ulaştıran dil de ulus kültürleri ve alt
kültürleri bozmaktadır. Kültürel
yabancılaşmayı arttırmaktadır (Mac Brides,1981;160-162).
Dolayısıyla
çocuklar, kendi öz kültür ürünleri ile
değil, başka ülkelerde üretilen kahramanlar ve farklı
değerlerin işlendiği programlarla büyümektedirler. Bu
da çocukları kendi ulusal kültürümüze
yabancılaşmayı doğurmaktadır.
8.Dildeki
yozlaşmaya etkisi
Yine bir üst
başlıkta ifade edilen etkilenmeler nedeniyle televizyon, en önemli
ifade ve iletişim aracı olan dil üzerinde de oldukça
olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Bu etkilenme iki
biçimde olmaktadır. Birincisi kullanılan sözcük
sayısının azlığı... İkincisi ise kendi ana
dilinin yozlaşmaya başlamasına etkisi... Bu iki etmen, yabancı
kaynaklı programların yanısıra,
yerli programlarda da sıkça rastladığımız türkçenin yanlış, kötü,
yabancı özentili ve kısır bir şekilde kullanılımasından ileri gelmektedir.
9.Kendi
kimliklerinin bağımsız ve özgün bir biçimde
oluşmasına etkisi
Burada aktarılan
hiçbir maddenin birbirinden bağımsız olarak
değerlendirilemeyeceği açıkça
görülüyor. Aynı şekilde çocukların bu
etkilenmeler çerçevesinde kendi özgün kimliğini ve
kişiliğini oluşturamaması da çok doğaldır.
Kanımızca en sinsi tehlikelerden ve olumsuzluklardan biri de budur.
Çocuk, kendini izlediği programlardaki kişilerin veya daha
yoğun olarak filmlerdeki karakterlerin yerine koymaktadır.
Çoğu kez hayran
olduğu kahraman ya da karakter, büyüyünce olmak
istediği kişidir. Böylece çocuk kendi kişisel
bilinci, çalışması ya da yetenekleri ile değil,
tamamen farklı etkilenmelerle büyüyünce "O" (o
her neyse) olmak istemektedir. Bu bazen bir yarışma programı
sunucusu, bazen filmdeki kötü adamları döven erkek
karakter, bazen de güzelliği sayesinde zengin ve
yakışıklı bir erkekle evlenen bir kadın karakter
olabilmektedir. Bu örnekleri uzatmak mümkündür. Bunlar da
biraz önce değindiğimiz okuma, yorumlama ve yargılama
yetilerinin bilinen nedenlerle gelişmemesinden kaynaklanmaktadır.
10.Çocukluğun
yitirilişi ve masumiyetin yok oluşuna etkisi
Tüketim ve şiddet
başta olmak üzere tüm bu etkilenmelerin sonucu artık eski
çocuklara benzeyen çocukları görebilmemiz neredeyse
olanaksız hale gelmiştir. Giysileri, tüketimleri, tavırları,
yok olmaya başlayan oyunları ve nesneleştirilen minicik
bedenleriyle artık çocukluk yok olmaktadır.
Çocukluğun yok olmaya başlamasıyla da çocukla
özdeş, insanların o dönemine atfedilen "masumiyet
" de giderek ortadan kaybolmaya başlamıştır.
Tüketim adı
altında günümüzde her yerde, hem yokoluşları
hem de karikatürsi dirilişleri kutsayan
bazı tarihsel yapıların parçalanmasına tanık
oluyoruz. Aile çöküyor mu?, aile yüceltilir.
Çocuklar artık çocuk değil mi? çocukluk
kutsanır (Boudrillard,1997;116).
Çocuklar, belirli bir
biçimde televizyon aracılığıyla,
çocukluklarında yoksun bırakılmaktadırlar.
Televizyon sayesinde, çocuklar çaresiz bir biçimde
yetişkinler konumuna alıştırılıyorlar. Televizyon
çağından önce, ana okullarındaki
çocukların yapmış oldukları resimler daha
çocuksu ve barışçıl iken, günümüzde
yok edici robotlarla dondurulmuş şiddet içeriklidir.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Peki ne yapmalı? Sadece
araştırmak, incelemek ve konuşmak yeterli mi? Elbette
değil... Şimdiye dek pek çok ülkede yapılan
araştırmalar, televizyonun çocuklar üzerindeki olumsuz
etkilerini kanıtladığına göre artık önlemler
alınması için harekete geçme zamanı
gelmiştir..
Harekete geçerken de çözüm
önerilerinin doğru saptanması kadar bunların doğru
adrese ifade edilmesi de önem taşımaktadır.
Örneğin çözümü salt devletten beklemek kadar
tek başına televizyon kanallarından beklemek de
yanlıştır.
Şu anda televizyonu
çocukların hayatından baskı yoluyla
çıkartamayacağımıza göre yapılabilecek
şeyler bellidir. Aileler ve sivil toplum örgütleri bu konuda en
başta gelen doğru adreslerdir. Ben burada önce ailelerin
beklentilerini ve yapabileceklerini, daha sonra da sivil toplum
örgütlerinin yapabileceklerini, en son da genel olarak birkaç
öneriyle çalışmamı bitirmek istiyorum.
Ana babaların televizyon
programlarının içeriği ile ilgili istekleri şunlar:
1.Televizyonda gösterilen vurdulu kırdılı
şiddet içeren filmlerin ya da reality-showların, yayından kaldırılması
ya da geç saatlerde yayına konması.
2.Özellikle, haberlerde,
şiddet içeren ve üzücü görüntülerin
yer almaması ve defalarca, üstü bantlı olsa da
gösterilmemesi.
3.Çocuklara duygu ve
davranışlarıyla örnek olabilecek çocuk oyuncu ya da
oyuncuların rol aldığı yerli dizi filmlerin
gösterilmesi.
4.Televizyonda çocuk
programlarının ve çizgi filmlerin çeşidi ve
süresinin arttırılması ve bu filmlerin arka arkaya
değil de aralıklarla gösterilmesi.
5.Türk
kültüründe yer etmiş halk tiplemelerinin çocuk
programlarında daha çok yer alıp çocuklara
tanıtılması.
6.Çocuk dizileri ve
çocuk programlarında argo sözcüklerin
kullanılmaması.
7.Özellikle çocuk
yuvalarına giden çocuklar düşünülerek
çocuklara yönelik programların akşam 19.00 ile 21.00
arasında gösterilmesi.
8.Türk televizyon
kanalları arasında sadece çocuklara yönelik ve
çocukların sunduğu bir kanalın yer alması (Başal,1999).
Çocuklara yönelik
programlar hazırlanırken, program yapımcıları
tarafından çocukların özellikleri dikkate
alınmalı ve gelişimin en hızlı olduğu okul
öncesi dönemde onların dış uyarılardan çok
fazla etkilenebilecekleri düşünülmelidir.
Ailelere düşen
öncelikle çocuğu televizyon karşısında
yalnız ve savunmasız bir biçimde bırakmamak,
mümkün olduğunca birlikte izlemek. Konuşarak, anlatarak ve
paylaşarak. Sonra da çocukları okumaya seyretmek ve televizyon
izlemelerine belli ölçülerde sınırlandırmalar
getirmek.
Sivil toplum örgütleri
birlikte hareket ederek en azından başlangıç olarak
çocuklara yönelik tüm programlarda yer alan şiddet
unsurlarının kaldırılmasını sağlamaları
gerekmektedir. Şiddet ya da çocuklara zararlı olduğu
düşünülen unsurların yer aldığı
programlarda kodlama sistemi uygulanabilir.
Salt çocukların
değil, yetişkin bireylerin de okuma
alışkanlıklarının ve bunun uzantısında
sağlanacak olan yetilerin kazandırılması gerekir. Yine bu
çerçevede televizyonda izlenen görüntülerin
anlamlarının okunması ve yorumlanması eğitimi
verilmelidir. Başta yetişkin bireyler olmak üzere
görüntülerin okunması ve yorumlanması
öğrenildiği takdirde izleyiciler televizyon
karşısında savunmasız ve bilinçsiz bir durumda
olmaktan kurtulacakları için uğranılacak zarar ya da
olumsuz etkilenmeler sıfırlanamasa da minimuma inecektir.
Postman ve Powers, izleyicinin kendini savunabilmesi için,
hazırlıklı bir kafaya ve birbirini bütünleyen bir
değer sistemine sahip olması gerektiğini belirtirler (Postman ve Powers,1996;83-102).
Buna kavuşmanın yolu ise, insanların okuma
alışkanlığını kazanması,
düşünme, tartışma ve yargılama yetisine
kavuşması ve herkesin yararlı birer hobi edinmesinden
geçmektedir.
Belki kat edilmesi gereken yol
çok fazla... Ama istersek yapabiliriz....
''İdeoloji görüntülerin içinden
geçer''
Douglas Kellner
Yard.Doç.Dr.Huriye
Kuruoğlu
E.Ü İletişim Fakültesi